Dördüncü gün tempo bilerek düşürdüm. ATV’nin tozu, atın nal sesi, köprünün salınımı derken bedenim “bir yavaşla” diyordu. Bu yüzden deve gezisini seçtim. Kulağa turistik bir klişe gibi geliyor, biliyorum. Yerinde görünce klişe eriyor; çünkü peri bacalarının dibinde, devenin ağır adımlarıyla ilerlemek başka bir zaman dilimi açıyor. Çiftliğe vardığımda rehber kısa tarifi verdi, deve yavaşça çöktü, ben tedirgin ama meraklı bir şekilde eğere yerleştim. Kalkış anındaki o sallanma… ilk saniyede gülümsetiyor, sonra ritme çeviriyor.
Deveye biner binmez yükseklik algınız değişiyor. At kadar çevik değil, ATV kadar hızlı hiç değil. Her adımda gövde hafifçe sallanıyor. İlk dakikada komik geliyor, sonra alışıyorsunuz. Rehber önde yürüyor, ara sıra durup formasyonları gösteriyor. Ben bakarken fark ettim: aynı kayaya sabah başka, öğlen başka ışık düşüyor. Kapadokya’nın büyüsü biraz da bu; sabit dekor, değişken ışık. Rotada turist kalabalığı azalınca sessizlik arttı. Devenin çanı mıydı, yoksa rüzgâr mı, emin değilim; kulakta ince bir melodi vardı. Fotoğraf makinesini çıkardım, sonra indirdim. Çünkü bu kez “çekmek” değil “bakmak” istiyordum.
Peri bacaları yakından daha dokulu. Rüzgârın oyduğu çizgiler, güvercinlik oyukları, uzakta bir balonun gölgesi… Deve gezisi size bu detayları yavaşlatarak sunuyor. İnsanlara önerim net: deve turunu “çocukça aktivite” diye küçümsemeyin. Özellikle ilk kez gelenler için coğrafyayı sindirme turu gibi. Yaşlı veya uzun yürüyüş zorlananlar için de makul bir seçenek. Tabii güvenlik kuralları var. Hayvana ani hareketle yaklaşmayın, flaş patlatmayın, rehberin mesafesine uyun. Sıcak saatlerde şapka ve su şart. Öğlen sıcağı hem sizi hem hayvanı yoruyor; sabah veya ikindi daha iyi. Ayrıca süre ve rota netliği için rezervasyonu önceden yapın; son dakika kalabalığında acele karar iyi sonuç vermeyebiliyor.
Turun ortasında deve aniden durdu, başını çevirdi. Rehber güldü: “O dinleniyor.” Biz de dinlendik. O kısa molada etrafa bakınca Kapadokya’nın “kartpostal” hali ile “gerçek” hali arasındaki farkı gördüm. Kartpostalde hep balon ve pembe gökyüzü var. Gerçekte toz var, ter var, sabır var, bazen sıraya girmek var. Ama bunların içinde, yavaşladığınızda çıkan o manzara… işte o yüzden geliniyor. Akşama doğru Göreme’ye dönerken ayakkabılarımdaki tozu silktim. Aynı toz ATV’den, attan, köprüden de bulaşmıştı. Kapadokya size kendini bir kerede vermiyor; katman katman veriyor.
Deve gezisi o katmanlardan en yumuşak olanı. Rehber niyetiyle yazıyorum: listenize bir “yavaş gün” koyun. O gün peri bacalarının arasında, devenin temposunda yürüyün. Zamanın genişlediğini hissedeceksiniz. Ben o gece deftere şunu not ettim: “Hızlı görülen yer, yavaş yaşanınca kalıcı oluyor.” Nevşehir’e gidecekseniz bu cümleyi cebinize koyun. Ertesi sabah aynı vadinin uzağından bakarken deve adımlarının hâlâ bende olduğunu fark ettim. Belki de seyahatin en iyi hediyesi budur: eve döndükten sonra bile yavaşlayabilmek. Kapadokya’yı bitirmek zorunda değilsiniz; onunla yürümeyi öğrenmeniz yeterli. Deve size tam da bunu öğretiyor: acele etmeden, nefes alarak, toprağa yakın kalarak ilerlemek. Bu yüzden peri bacaları arasında deve gezisi, listemin “keşke yapmasaydım” değil, “iyi ki yaptım” hanesine yazıldı.
Deve turundan sonra küçük bir çay bahçesinde oturdum. Karşıdaki peri bacaları öğlen ışığında daha sert, daha net duruyordu. Sabahki yumuşaklık gitmişti ama başka bir güzellik gelmişti. İşte bu yüzden aynı yere farklı saatlerde bakmak lazım. Nevşehir’i tek fotoğrafla özetlemeyin. Deve gezisi size bu çoklu bakışı zorlamadan öğretiyor. Yavaşladığınız için görüyorsunuz; gördüğünüz için de yazacak, anlatacak bir şeyiniz oluyor. Benim bu köşe yazım da o yavaşlığın ürünü.




