Son sabah alarmım 04:30’da çaldı. Balona binmeyecektim; izleyecektim. Fotoğrafçıların “eşsiz açı” dediği o yamaçlardan birine çıktım. Hava buz gibiydi. Vadinin içinde ışıklar yanıyor, ekipler balonları şişiriyordu. Önce sessizlik, sonra brülör sesi. Alev her yuttuğunda balonun karnı büyüyor, renkler belirginleşiyor. Gün henüz doğmamışken gökyüzü menekşe ile turuncu arasında salınıyor. Bu sahne sinema değil; Kapadokya’nın her uygun sabahında yeniden kurulan canlı bir ritüel. Yanımda tripod kuranlar, termosundan çay içenler, uykulu gözlerle gülümseyenler vardı. Hepimiz aynı şeye bakıyorduk: havanın içinde yükselmeye hazır bir umut.
İlk balon kalktığında etrafta kısa bir “aa” dalgası yayıldı. Sonra ikincisi, üçüncüsü… Bir anda peri bacalarının üstü uçan bir şehir gibi oldu. Ben deklanşöre bastıkça fark ettim: asıl kadraj sadece balon değil. Altta vadi, yanda Uçhisar, önde toz içinde koşuşturan yer ekibi… Fotoğrafçılar burayı sever çünkü katman çok. Ben amatörüm; yine de o sabahın ışığını kaçırmadığım için mutluydum. Rehber gibi uyarayım: rüzgâr sertse uçuş iptal olabilir. Bu normaldir, güvenliktir. Tek güne sıkıştırılmış planda balonu “garanti” sanmayın. Seyir noktasında yerinizi erken alın, sıcak tutun, sabırlı olun. En güzel kare bazen kalkışın kendisi değil, alevin balonu şişirdiği o yarım dakikadır.
Balonlar dağıldıktan sonra Göreme’ye indim. Kahvaltı sonrası sokakta minik elektrikli arabaları gördüm; golf arabasını andıran, sessiz, çevik araçlar. “Bir tur atalım” dedik. Anahtar teslim, kısa bir kullanım tarifi, sonra vadiye yakın yollara. Motor sesi yok. Sadece tekerlek ve rüzgâr. ATV kadar adrenalin yok ama şehir içi ve kısa mesafe keşif için müthiş pratik. Dar sokaklarda dönmek kolay, park etmek kolay, “bir oraya bakayım” demek kolay. Elektrikli araçla gezmenin avantajı tempo kontrolü. İstediğiniz yerde durup bakıyorsunuz. Seyir terasları, küçük kafe önleri, fotoğraf noktaları… Yakıt kaygısı yok, egzoz kokusu yok.
Dikkat edilmesi gerekenler de var: şarj süresi, menzil, eğimli yollarda hız, yaya trafiği. Kapadokya’da herkes fotoğraf çektiği için ani duruşlar oluyor; defensif kullanın. Ayrıca bazı rotalar toprak; aracın yeteneklerini zorlamayın. Bu araçlar macera aracı değil, keşif aracı. Kiralarken süre, depozito ve kullanım sınırlarını netleştirin. Özellikle ilk kez gelen aileler için çok işe yarıyor; çünkü kısa mesafeleri yormadan birleştiriyor. Öğleye doğru aracın içinde otururken sabahki balonları düşündüm. Aynı gün içinde iki zıt hız yaşamıştım: gökyüzünde yükselen sessiz devasa balonlar ve yerde fısıltıyla ilerleyen minik elektrikli araç. Kapadokya böyle bir yer; ölçekleri üst üste koyuyor.
Nevşehir’e gelecek olana son gün özetim şu: sabahı bir seyir noktasında balonla karşılayın, gün ortasını elektrikli minik arabayla esnek gezin, akşamı ağırdan alın. Her şeyi aynı güne sıkıştırmaya çalışmayın. Ben beş günde ATV, at, köprü, deve, balon ve bu araçları deneyince anladım ki Kapadokya “bitirilecek” bir liste değil; “katmanlanacak” bir deneyim. Dönüş valizini kapatırken ayakkabıların tabanında hâlâ ince bir Kapadokya tozu vardı. Silmedim. Birazını İstanbul’a götüreyim istedim. Köşe yazısının son cümlesi de o tozdan gelsin: Gördüm, gezdim, yavaşladım; Nevşehir bana bakmayı değil, bakakalmayı öğretti. Bir dahaki gelişimde yine aynı yamağa çıkacağım. Belki balona da bineceğim. Ama önce yine izleyeceğim; çünkü bazı manzaralar aceleyle tüketilmez, saygıyla seyredilir.
Elektrikli arabayı teslim ederken işletmeci “bir dahaki gelişinde erken rezervasyon” dedi. Haklıydı; sezon kalabalık. Ben de not aldım. Kapadokya’da plan esnekliği ile rezervasyon disiplini birlikte yürümeli. Balon sabahı doğaya, araç turuysa sizin temposunuza bağlı. İkisini aynı günde birleştirmek mümkün; yeter ki acele etmeyin. Bu yazıyı okuyan biri yarın Nevşehir’e gidiyorsa ona tek cümle yeter: Sabah gökyüzüne bak, öğlen toprağa yakın gezi seç, akşamı kendine bırak. Gerisini Kapadokya tamamlar.




